26.01.2010

STAR WARS


George Lucas'ın yarattığı ve bilimkurgu türü içinde çığır açan altı bölümden oluşan sinema serisidir. Lucas 1977 yılında ilk filmi olan 'Star Wars' yaratmıştır. Gişe başarısından ötürü serinin ikinci filmini de çekmiş ve ardından üçüncü film onu takip etmiş. 
Seriyi ilk olarak üç bölüm olarak düzenleyen Lucas, Darth Vader'in bir Jedi ve sonrada Sith olmasının hikayesini anlatan yine üç bölümden oluşan yeni başlangıç serisini tasarlamıştır. Bu başlangıç bölümlerinin de yaratılmasından ötürü, 77 yılında ki üç bölümlük seri filmlerinin isimlerini IV-V-VI olarak değiştirmiş ve son çekilen yani 1999,2002 ve 2005 yılında çekilen filmleri de sırasıyla bölüm I-II-III olarak adlandırdı.
Bu isim karmaşası aslında serinin bu kadar tutulacağını tahmin etmeyen Lucas'ın seri hayranlarına yapmış olduğu iyilikten başka bişey değil çünkü bizi -yani hayranlar- seri ne kadar uzarsa o kadar memnun oluyoruz. Lucas da bizi bu zevkten mahrum etmeyip 77 yılında başlamış olduğu seriye 99 yılında da devam etmiştir.
Ayrıca Star Wars serisinin toplamda altı filmin birden yapmış olduğu gişe hasılatı dünya çapında üçüncü sıradadır. Birinci filme yani bölüm I için yapılan eleştiriler pek güzel değilmiş. George Lucas'ın yönetmenliğini ve Natalie Protman'nın kötü oyunculuğundan bahsedilmiş. Hatta bölüm II'nin yönetmen koltuğunda Peter Jackson imza toplanmış.
olması için




Seriyi hiç izlememiş olanlar için kısa bir özet geçmek istiyorum.
Küçük bir gezegen olan Naboo'nun Kraliçesi Amidala ve Cumhuriyet tarafından onu koruması için görevlendirilen iki savaşçı Jedi Qui-gon Jinn ve Padawanı (yani çırağı) Obi-wan Kenobi görevlendirilmiştir. Kraliçeyi korumak için Federasyon tarafından kuşatılmış Naboo gezegeninden kaçarlar. Kaçtıkları geminin yaptığı arıza sonucu Federasyondan kopuk Tatooine gezegenine zorunlu iniş yaparlar. Burda küçük ve yetenekli hurdaçı kölesi ve çırağı olan çoçuk Anakin Skywalker ile karşılaşan Jedi Qui-gon Jinn, bu çoçukta bulunan güçün çok yüksek olduğunu ve iyi kötü arasında denge kuracak beklenen kişi olduğunu düşünür. Anakin'ı kölelikten kurtarıp Cumhuriyette bir Jedi olması için eğitmeye karar verir.
Güçün karanlık tarafında olan ve bir Jedi ile boy ölçüşebilecek güçte olan Sith Lordu Darth Maul bir kapışma sonuçu Jedi Qui-gon Jinn i öldürür. Aynı çatışmada Jinn'in padawan'ı Obi-wan Kenobi de Dath Maul'u öldürür.
Obi-wan Kenobi ustasının dileği ile Anakin'i eğitir ve güçlü başarılı bir Jedi yapar. Anakin'in eğitimleri devam ederken, bir yandan da karanlık tarafta olan Sith Lordlarının kim olduklarını araştırıyorlardır.

Anakin ile Naboo Kraliçesi Kraliçe Padme Amidela arasında tutkulu bir aşk başlar. Anakin bir gün annesinin ölüm haberini alır ve büyük bir açı yaşar. Böyle bir acı bir daha yaşamamak için Padme'nin hayatını ne pahasına olsun korumak ister. Anakin de ki bu hırs ve korku Sith Lordu'nu cezbeder ve kendisine katılmasını teklif eder. Padme'yi asla kaybetmeyeceği üzerine Anakin'e söz veren Sith Lord'u, Anakin'i kendi çırağı yapar ve ona Darth Vader ismini verir.

Artık karanlık tarafa geçen Anakin bir delilik ve kızgınlık sonucu, hamile olan Padme'yi çok ciddi şekilde yaralar. Kendi güçüne artık çok güvenen Anakin ile Obi-wan Kenobi yüzleşir ve ilk çatışmada Obi-wan, Anakin'i yener ve onun iki bacağını ve bir kolunu keser. Sakat ve neredeyse ölmek üzere olan Anakin'i Sith Lordu kurtarır ve ona protez bacak ve kol takıp bir de rahat nefes alabilmesi için maske takar.
Yaralı olan Padme doğum yapar ve bir erkek ve bir de kız çocuğu dünyaya getirir ama doğumdan sonra ölür. Obi-wan Darth Vader'in çocuklara zarar vermemesi için uzaklaştırır ve iki bebeği de farklı ailelere verir. 


Anlatmış olduğum özet ilk üç filmin özetidir yani I-II-III. Devamını diğer günlerde yazacağım.


May the force be with you.



23.01.2010

The Bad Lieutenant

Nicholas Cage'in oyunculuğuna bir sefer daha hayran kaldım. Yüzüne bu kadar aşina olduğumuz halde oynadığı karakterin içine kendini yerleştirebiliyor ve dışına da çıkmıyor. Hangi filmede parmağı varsa filmi izlerim, ve illa filmlerinin güzel bir yanı vardır.
Kokain bağımlısı, kafası sürekli bulanık dolaşan yetkili bir polis memurunu canlandıran Nicholas Cage ve fahişe sevgilisi Eva Mendes (ikili güzel). Polis memurumuz, bir dikkatsizlik sonucu sırtını incitiyor ve sakat kalıyor ama onun bu hali işinlerini aksatmıyor. Sadece hafif aksak ve yamuk yürüyor. Cage'in oyunculuğunda en çok dikkatimi çeken şey arabadan inerken ki anormalliği. Anormallik derken absürt ve sıradışı bir olaydan bahsetmiyorum. İnce bir detay belki ama sırtını bükmeden araban iniyor. Tamam çoğu oyuncu aynısı yapar ama Cage bunu sizin gözünüze gözünüze sokmuyor. Sakat sırtının getirdiği bozuklukları vurgulamaya çalışmadan, oynuyor olması benim oyunculuğunu takdir etmemi sağladı. Bu sebeple Cage için 'canlandırmak' kelimesi bence yetersiz kalıyor, 'bürünmek' yaptığı iş için çok daha tanımlayıcı bir kelime.
Her saniye kokain arayan havai polisimiz filmin başından beri aradığı katili, filmin sonunda buluyor. İçtiği o kadar kokaine rağmen katili nasıl buldu ve yakaladı bilemiyorum. Konuyu aşağılamak için söylemedim sadece gerçekten karakterin durumunu göz önünde bulundurursak etkileyici bir sonuç. Katilin yakalanmasında ki büyük etken, onun sürekli kafası iyi dolaştığının farkında olan polis arkadaşı Val Kilmer'dır. Katilin izini süren Cage, kelepçeyi takan Kilmer oluyor. Seviyeli bir çalışma ortamı.
Şahsen konunun çok mükemmel olduğunu düşünmüyorum. Daha etkili senaryoları olan polisiye filmler izledim. Polisiye sevdiğiniz bir tür ise ya da ben sadece oyunculuğu izleyeceğim derseniz, izleyebilirsiniz. Çok zevkli bir film olduğunuda söyleyemeyeceğim. 
İyi oyunculuk, sıradan senaryo için iyi bir seçim.

Sevgiler

22.01.2010

Julie & Julia

Fransız Mutfağı... hmm, şahsen övüldüğü kadar güzel olduğunu düşünmüyorum. Evet bir çok krema, pasta yapımı Fransızlar tarafından keşfedilmiş, başlı başına bir creme brulee bile Fransız Mutfağından nefret etmeme etkendir. Bu öncü yöntemleri geliştirmiş olduğu halde, çok gereksiz tarfiler ve yemeklerde barındırıyor. Özellikle tuzlu yemeklerinden hiç haz etmiyorum. Mesela et jolesi bence çok gereksiz bir icat. Ne kadar beğeniliyor olsada bir Türk insanının yiyeceği bir yemek olamaz. Eti mangalda pişirmek varken ya da suyuna pilav yapmak dururken  jolesini neden yiyeyim.
Her neyse konu dışına çıkmayalım. Konumuz Fransız Mutfağını ilah olarak gösteren bir Amerikan filmi. Son zamanlarda farkında mısınız bilmiyorum ama Amerikan sinema sektörü çok düşüşte. İki elin parmaklarını geçmeyecek kadar iyi yönetmen kaldığına inanmaya başlıyorum. Bir kaç başarılı kişilerde kalmadığı taktirde Hollywood çökme tehlikesi altında. Reklam ve pazarlamaya o kadar para harcıyorlar ki, hasılat ancak bu giderleri karşılayacak duruma geliyor. Gerçi çok reklamı yapılan filmde illa yüksek hasılat yapıyor. Film ne kadar kötü olursa olsun yine de para yapıyor. Durumun bir de ev sineması kısmı var ki, ordan gelen gelir de göz ardı edilemez. Ben kaç tane film biliyorum, sinemada beklenildiği gibi hasılat yapamamış olduğu halde, DVD satışlarının yüksek olmasından sebep devam filmini çekildiğini.
Yine konudan saptık dimi :) Tamam bu sefer filme dönüyorum yazı çok uzun olmasın diye kısa kesicem, gerçi çok da anlatılacak birşey yok. Filmimizde günmüzde yaşayan Julie, 30 yaşında evli bir Amerikalı. 1940 yıllarında yaşamış olan Julia ise Fransa'da yaşayan bir Amerikalı. Julia Fransız Yemeklerine olan aşkı sebebi ile Le Cordon Blue yemek okuluna giriyor. Mezun olduktan sonra bir kaç arkadaşı ile İngilizce dilinde Fransız Mutfağı yemek tarifi kitabı yazmak istiyor. Filmde Julia'nın yemek kitabını yazma aşamasını ve yayınlamasını sağlama çabasını izliyoruz. 
Julie ise monoton hayatından sıkılmış ve hayatına yenilik katmak isteyen biri. Yemek yapmaktan çok zevk alan Julie, eski yemek kitabı yazarı Julia'nın büyük bir hayranı. Eşininde teşfiki üzerine Julie, bir blog yazmaya karar veriyor. Julia'nın yemek tarifi kitabında bulunan 546 adet tarifin tümünü yapmayı hedefliyor ve blogunda da yaptığı tarifleri anlatıyor. Bir yıl boyunca yani 365 gün için 546 adet yemek yapmasını gerektiren bir maratona başlıyor. Film Julie'nin kitaptaki tüm tarifleri denerken yaşadıklarını ve blog yazılarının onu nereye getirdiğini konu alıyor. 
İzlerken çok zevk aldığımı söylemek istiyorum. Bir de yine klişe Fransız Mutfağını övme girişimleri olmasaydı tadından yenmezdi ama çok nadir de olsa bazı sahnelerde gözlerimi devirmek durumunda kaldım.
İzlemenizi tavisye ederim, biraz neşelenmek için iyi bir tercih olabilir.

Bon Apetit

17.01.2010

AVATAR


AVATAR = Fiyaskonun, 3D versiyonu

Yine bir Amerikan pazarlama harikası ile karşı karşıyayız. Filmi IMAX izledim ve buda filmi beğenmeme yardımcı olmadı. Yanımda arkadaşlarım olmasaydı, bunaltıcı ve sıkıcı üç saat geçirmiş olacaktım. Film ile alay etmek, filmden çok çok daha zevkliydi. Film kesinlikle sürekliyici değil ayrıca mide bulandırıcı Amerikan klişelerinden ötürü ekrana bakmama isteği uyandırıyor. Tamam sinema yedinci sanat ve görsellik önemlidir ama içerik de görsellik kadar önem taşır. 
Bir tablo düşünün, daha önce görmediğiniz bir rengi barındıran bir tablo. O rengin kullanım şekli, tablodaki yeri, diğer renkler arasında ki geçiş,neyi temsil ettiği, o daha önce benzerine rastlamadığınız rengin karakterini verir. Eğer o renk tabloda ölesine yerleştirilmiş bir renk ise o renkten etkilenmeniz sadece bir kaç saniye sürer ve eğer çok sık kullanılmış ise de bir müddet sonra sıkılırsınız. 
Bu filmde aynı bu tablodaki renk gibi, yenilik taşıyan bir film ama niteliksiz ve manasız bir film. Sinemada sadece görselliği kullanıp, içini boş bırakırsanız elinize, Avatar gibi bir film geçiyor. Seyirciyi kendine bağlamaktan bile aciz olan ama mükemmel bir görsellik içeren bir film.
James Cameron bu filmde bir şeyler başarmış mıdır? Yönetmen olarak onu takdir etmeli miyiz? Kesinlikle kocaman bir HAYIR. Takdir edebilmem mümkün değil. Öncelikle tamamen bilgisayar ortamında realize olmuş bir filmin, yönetmenini değil görsel tasarım ekibini tebrik ederim. O mekanları tasarlayan ve oluşturan kişileri tebrik etmek istiyorum. Başka hiçbir eleştiride belki isimini göremeyeceğiniz için ben burda tebriklerimi sunmak için ismini yazıyorum.

Cinematography by
Mauro Fiore  (director of photography)

 

Yönetmene olan hislerim aynı şekilde senaryo yazarı içinde geçerli. Bir başarı kazandıklarını zannetmesinler çünkü film konusu farklılık, yaratıcılık içermiyor. Çizgi filmelere benzeteceğim fakat çizgi filmlerde bile ne azından çocuklara bir ders verilir. Çizgi filmleri de severim aslında. Disney Pixar'ın animasyonlarından zevk alan biriyim. Avatar'da, Cars'ı izlerken hissediğim o merak duygusunu dahi yaşamadım. Facebook'da bir yazı okudum onu sizinlede paylaşmak istiyorum. 1995 yılında Disney tarafından yapılan Pocahantas'ın çizgi film senaryosu ile Avatar'ın benzerliğini vurgulamış. Benzerlik demek az kalır konu tamamen aynı. Buyrun kendiniz okuyun:




Filmi vizyona girdiği haftasonu izledim. Filmden o kadar tatminsiz ve iğrenerek ayrıldım ki, eleştiri yazma hevesim bile yoktu. Hala izlemeyeniniz varsa -ki izlemeyen yoktur sanırım- filmden beklentiniz herhangi bir çizgi filmden beklentiniz ile eşdeğer olsun.


Sevgiler

12.01.2010

JANUARY 12

HAPPY BIRTHDAY TO ME!!!


It is the only day I expect gifts ;)

11.01.2010

Mozart L'Opera Rock

Mozart'ın eskimeyen operalarının en yeni versiyonu ile karşı karşıyayız. Mozart L'Opera Rock Fransız müzikali 2009 yılında çok tutulmuş bir gösteridir. Wolfgang Amadeus Mozart'ın hayat hikayasini anlatan müzikal, yalnızca fransızca konuşulan Avrupa ülkelerinde sahneleniyor: Fransa, Belçika, Avusturya gibi. 2010'da da turneye çıkıyorlar fakat yine farklı bir uygulama getirmeksizin Fransızca konuşulan ülkelerin dışına çıkmıyorlar. Çok isterdim Belçikaya gidip sahnelerini izlemeyi ama bir opera için onca yol ve para harcanır mı orası da tartışılır.. Gerçi  gitmişken çikolata ve bira sefası yapılabilir :)

Son günlerde müzik kanallarında müzikalden görüntüler ile hazırlanmış klipleri dönüyor. Özellikle yaklaşık bir haftadır tekrar tekrar dinlediğim bir şarkılarına hayran oldum. Fransızca sadece evet, lütfen ve günaydın (bir de teşekkürler :D) kelimelerini bildiğim halde, şarkının sözlerini ezberlemiş durumdayım.
Müzikalin adından da anlaşıldığı üzere tam bir opera sahnesi değil. Operalar rock müzik ile rejenere edilmiş. Favori şarkım "Le bien qui fait mal" biraz Metallica'nın S&M senfoni orkestrasıyla yaptığı müziklere benziyor. Bu tarz müziklerden hoşlanıyorsanız dinlemenizi tavsiye ederim. 
Ben genelde fransızca dilini müziğe, şarkılara yakıştırmam fakat nadir olarak çok uyumlu da olabiliyor. Şimdi tam adını hatırlayamadım ama bir rap şarkısı vardı yine fransızca, onu da günlerce sıkılmadan dinlemiştim. Tabi ki müzikalin esin kaynağı olan Mozart'ın bestelerinin önünde saygı ile eğiliyorum...
Keşke Türkiye'ye gelseler de farklı bir sahne izleme şansımız olsa. 


C'est le bien qui fait mal quand tu aimes...



8.01.2010

Patlıcanlı Domates Sos


Son iki yazıdır yoğun istek üzerine yemek tarifi veriyorum. Daha kapsamlı yemeklerin yapılışını da anlatıcam ama bu daha dördüncü tarifim olduğu için bir makarna sosu tarifi daha koymamın sakıncası yok diye düşündüm. 


Patlıcanlı Domates Sos

Malzemeler
- 3 adet patlıcan (büyükse 2 adet de yeterli)
- 3 adet domates
- 2 diş sarımsak
- zeytinyağ 
- tuz, karabiber


Yapılışı
- Fırınınızı 200 C° ye ayarlayın.
- Patlıcanları yıkayıp, pijama şekline kabuklarını kesin. Kabuğunu kestiğiniz patlıcanları yaklaşık başparmağı büyüklüğünde (biraz daha büyükce) kesin.
- Domatesleride yıkayın ve ortadan ikiye ayırıp beyaz kısımlarını temizleyin. Dilerseniz çekirdeklerini de ayırabilirsiniz.
- Bir fırın tepsisine yağlı kağıdı serin ve içine hazırladığımız patlıcanı, domatesi ve soyulmuş sarımsakları koyun. Üzerine bolca zeytinyağı gezdirin. Tuz ve karabiber ekleyin
- Fırında yaklaşık 20-25 dakika pişirin. Domatesler iyice pişene kadar kalsın.
- Pişen tüm malzemeleri bir mutfak robotuna koyun. Bir sos kıvamına gelene kadar robotta çekin.
- Tercihen penne makarnanın üstüne dökün ve afiyetle yiyin.



Sevgiler

6.01.2010

Kremalı Mantar Sos


Soğuk kış aylarında bol enerji ve lezzet için yapılışı çok basit kremalı mantarlı mankarna yemek bence iyi bir seçim olur. Birde yanına hazır köfte pişirdiniz mi daha şahane bir menü olabilir mi?
Günlük koşuşturmanın ardından kimse oturup hazırlığı 2 saat sürecek bir yemek yapmaz. Bu tarifte o akşamlardan biri için uygun olacaktır. Tarifimize geçelim.


Kremalı Mantar Sos
Malzemeler
1 paket makarna (tercihen tagliatelli ya da kalın kesme)
1 paket krema
1 paket mantar
1 yemek kaşığı tereyağ
tuz, karabiber


Yapılışı

-Sosun yapımına başlamadan önce bir yerde makarnayı bol suyun içinde haşlanmaya bırakın.
-Makarna sostan önce pişerse süzmeden önce suyundan bir miktar ayırın çünkü sosun içine makarnanın suyundan koyacağız.
-Mantarları isterseniz yıkayın ama kağıt havlu ya da hafif nemli bez ile silimek en doğrusudur. -Temizlediğiniz mantarları bütün olarak enine doğru, yüzeyi geniş, kalınlığı ince olacak şekilde kesin.
-Tercihen teflon tencerede tereyağını eritin. Tereyağını çok karamadan eritin sonra mantarları içine atın.
-Mantarlar suyunu salıp, tekrar çektikten sonra kremanın tamamını ekleyin.
-Orta ateşte krema ve mantar karşımını pişirin. 
-İçine dilediğiniz kadar tuz ve karabiber ekleyin.
-Krema kabarmaya başlayınca, altını kısın ve makarnın suyundan yaklaşık 4 yemek kaşığı ilave edin.
-Süzdüğünüz makarnaları sos tenceresinin içine atın ve kısık ateşte tüm sos makarna ile karşışana kadar karıştırın.


Servise hazır, afiyet olsun




5.01.2010

Yeni Yıl

Aradan yine uzun zaman geçti, yazılarımı yenileyemedim. Tam Final dönemlerim şu sıralar, ayrıca Tez hazırlıkları içindeyim. Açıkcası kafamı okuldan başka birşeye odaklayamıyorum. Özellikle sinema dünyasından uzak kaldım. Son gittiğim film AVATAR... Evet benim gibi bir duayen :) 1 ay önce vizyona giren filme gitti en son. Üzülesi durumdayım. Hala Finallerim bitmiş değil ama zor kısmı atlattım diyebilirim. Tezimin ilk kısmını yani Tezimde ne yapacağımı anlatan ilk yazıyı dün teslim ettik. Bugün de kurul önünde sunumumuz vardı. Sabahtan beri midemin iki yanında sanki iki tane taş var ve ikisi de birbirine yapışmak istercesine midemi sıkıştırıyordu. Tek bir lokma ağzıma koyamadan, İngilizce Tes sunumu yaptım. Nedendir bilmiyorum ama bu kadar bildiğim bir konuyu sunarken heycanlanmam garip değil mi? Kurul benim tanıdığım ve beni tanıyan hocalardan oluşuyor ama ben yine de bildiğim konuyu anlatamayacak hale gelene kadar heycan yapıyorum. Dediğim gibi neyse ki bu cilekeş sunum günümü başarı ile -umarım başarı ile- atlattım.
01.01.2010 da baya baya oturup Tez yazdım. Bizim okul kesinlikle ama kesinlikle tatil ya da özel gün dinlemiyor; belki de bizim bölüm için geçerlidir bu durum çünkü işletme okuyan bir Bilgi Üniversitesi öğrencisinin yılın ilk gününde Tez yazma olasılığı sıfırın altındadır. Evet yılın ilk günününde minibook bilgisayarım ile TV karşısında Tez yazdım. Öğlen 3 de başlayıp gece 2 de başından kalktım. Ertesi gün yine aynı tempoda devam ettim. Ben Tez ile çebelleşirken bir yandan TV de çok sevdiğim yönetmenin başyapıt diye nitelendirmekten çekinmediğim Kill Bill serisini izledim. Belki serinin iki filmini de 5er kere izlediğim halde, hala diyaloglar ve sahneler arası renk oynamaları çok hoşuma gidiyor.
Mesela renk oynamaları demişken aklıma direk Hero filmi gelidi. Tam bir renk şöleni film. Daha önce bahsettiğim Altın Çiceğin Laneti de bu film katagorisine rahatlıkla koyabilirim. Hero da mesela bir sahnede savaşçılar aşırı fantastik bir trazda kılıç savaşı yapıyorlar. Duelloda iki kadın hoplayıp zıplayıp, ağaçların tepelerinde gezine gezine savaşıyorlar. Bu sahnede ki aşırıya kaçmışlık bazı izleyicilerin filme kötü eleştiri yapmasına sebep oldu. Genelde Hero beğenilmez ama bence gözardı edilmeyecek kadar güzel bir film.

Herkese yeni yılda sağlık ve bolluk diliyorum.