21.02.2010

ALEXANDER McQUEEN


Yaratıcı ve yenilikçi tasarımcı Alexander McQueen'i kaybettik.

Yerinin doldurulması çok zor olsada, umuyorum ki markanın değerine yakışaın biri, onun çizdiği yoldan ilerlemeyi başarır.

17.02.2010

Talented Mr Ripley

Talented Mr Ripley, 1950 İtalya'sının mavi denizi, arnavut kaldırımlı sokakları, tarihi heykelleri, çeşmeleri ve mekanları arasında geçen bir seri katilin hikayesini anlatıyor. Tom Ripley, kendi başına hiçbir statü ve isme sahip olmayan, silik biri. Kendine toplumda bir yer edinebilmek için yalanlar içinde yaşıyor. Yalanları onu kaliteli ve zengin insanlarla beraber yaşamasını sağlıyor. Üst sınıf kişilerden oluşan bir partide piyano çalan Tom, üstünde Princeton arması olan ceketi sayesinde, zengin Herbert Greenleaf ile tanışıyor. H.Greenleaf Pricenton'dan mezun olduğunu düşünen Tom'a kendi oğlununda Princeton'da okuduğunu ve oğlunu tanıyıp tanımadığını soruyor. Tom H.Greenleaf'e gerçeği yani Priencton mezunu olmadığını söylemeden, Dickie'yi -yani oğlunu-tanıdığını ima ediyor. H.Greenleaf oğlunun İtalya'da olduğunu ve artık dönmesini istediğini söylüyor ve Tom'a bir teklif sunuyor: Oğlunu Amerika'ya geri getirmesi karşılığında 1000$ para teklif ediyor. Tom bu teklifi kabul ediyor ve İtalya'ya Dickie'nin yanına gidiyor. Yolda Meridth isiminde yine varlıklı bir aileye mensup bir kız ile tanışan Tom kendini kıza Dickie Greenleaf olarak tanıtıyor.
Aklına koyduğunu yapan imza ve ses taklitlerinde profesyonel olan Tom, baba parasını İtalya'da eğlence ve zevk için harcayan Dickie Greenleaf ve nişanlısı Marge ile beraber yaşamya başlıyor. Dickie ile Tom zamanla yakın arkadaş oluyor. Dickie çok hareketli, sıcak kanlı hem de ukala ve kendini beğenmiş çok yakışıklı bir adam. Tom, ona yaklaşmasını çok farklı yorumlayarak, Dickie'ye saplantılı bir şekilde bağlanıyor. Dickie'nin, kendi gibi sadece para yiyerek yaşayan arkadaşı Fredie ile tanışan Tom, Dickie'yi kendisinden uzaklaştırdığını düşüdüğü için Fredie'den nefret ediyor. Fredie gittikten sonra Dickie Tom'dan artık sıkıldığını ve onunla bir daha görüşmek istemediğini söylüyor. Tom bu konuşma sırasında Dickie'yi kaybetme korkusu yüzünden bir  sinir krizi geçiriyor ve Dickie'yi öldürüyor. Cesetten kurtulduktan sonra Dickie'nin imzasını da dahil olmak üzere herşeyi taklit ediyor ve insanlara artık kendini Dickie Greenleaf olarak tanıtıyor. Parasını ve ismini kullanarak yaşamaya devam ediyor. 
Amerika'dan İtalya'ya geliş yolculuğunda tanıştığı Meredith ile karşılaşan Tom, kızın ısrarı üzerine beraber Opera'ya gidiyorlar. Operada Dickie'nin nişanlısı Marge ve arkadaşı Peter Smith-Kingsley ile karşılaşıyor. Tom'un Meredith'e söylemiş olduğu yalanların ortaya çıkmaması için birbirlerini tanıyan Peter ve Meredith'i  karşı karşıya getirmiyor.
Ortalardan kaybolan Dickie için endişelenen Fredie, Tom ile yüzleşiyor. Tom'un çevirdiği dolapları anlayan Fredie de Tom'un kurbanı oluyor. Fredie'nin cesedinden de kurtulan Tom işlediği cinayeti, kendisi sayesinde hala yaşamaya devam ediyormuş gibi görünen Dickie Greenleaf üzerine yıkıyor. 
Tom yeni arkadaşı Peter ile bir gemi seyahatine çıkıyor. Herşeyden kurtulduğunu ve rahata erdiğini sandığı bir anda Meredith ile karşılaşıyor ve söylediği yalanlar onu yine buluyor ve rahat bırakmıyor. Peter ve Meredith'in karşı karşıya gelip söylediği yalanların ortaya çıkmasından korkan Tom'un, Peter'ı öldürürken ki sahnesinin yalnızca seslerini duyduğumuz ve Tom'un yatakta oturuşunu izlediğimiz sahne ile film bitiyor.
Piskolojik ve az dozda gerilim içeren Talented Mr Ripley, sürükleyici ve merak uyandırıcı. Film kesin ve belirgin bir son ile bitmiyor olsada tatmin edici düzeyde bir final ile son buluyor.
Oyunculardan bahsedicek olursam; Tom Ridley rolünde Matt Damon, Dickie Greenleaf rolünde Jude Law ki zengin, ukala çocuk rolüne harika gitmiş, Nişanlı Magie rolünde Gwyneth Paltrow, Fredie'yi Philip Seymor Hoffman ve Meredith'i ise Cate Blanchett canlandırıyor. Oyuncu kadrosuna diyecek birşey yok. Süper bir kadrodan, harika olmasada iyi oyunculuk ile güzel işlenmiş kosu olan kaliteli bir film olmuş. Ne çok karmaşık ne de çok basit ilerleyen konusu bir sonraki sahneyi merakla beklememizi sağlıyor. Akıcı ve sürükleyici olduğu halde konu çok hızlı ilerlemiyor. 
Evet bu film için 2 saatinizi harcayacak olmanız, kayıp olmayacaktır.

13.02.2010

UP


Şirinler, He-man, Ninja Kaplumbağlar, Taşdevri, Jetgiller... 90lı yılların vaz geçilmez çizgi filmlerini ne kadar zevkle izliyorduk. O zamanlar televizyonda çok çok daha güzel programlar özellikle çizgi filmler vardı. Dizi çizgi film olan Candy'yi şu an Aşk-ı Memnu'yu izler gibi izlerdik. Tam okuldan dönüş saatime denk gelirdi. Ablamla beraber yemek yerken harika dizi çizgi filmimizin tadını çıkarırdık. 
Şu zamanlar da artık çizgi filmler ya animelerden ya da animasyonlardan oluşuyor. Animasyon sinema filmi deyince aklıma ilk gelen şey Pixar. Yaptıkları her filmde, eski çizgi filmlerde tattığım zevki alabiliyorum. En favorilerimden olan Cars ve Incredibles. UP filmi de farklı konusu ve güzel espirileri ile yeterince doyurucu. Karakterleri ve özellikle torpik kuşu çok sevdim. Sonunda bir de yavruları görünüyor, harika şeyler :). Tombiş izçi çoçuk ve karısını kaybeden, uçma tutkunu amcamızın, komik, eğlenceli ve olağan dışı maceresını izliyoruz. 
Evinden ve ölen karısının hatıralarından ayrılmayı göze alamayan Carl Fredricksen, evini uçurabilecek kadar Helyum gazı dolu balonlara bağlıyor ve karısı ile hayalini kurduğu rüyasını gerçekleştirmek için yola çıkıyor. Yanında istenmeyen misafir olan Rusell yani izçi çoçuk ile istediği yere varıyor. Vardıkları tropikal yerde onları beklenmedik olaylar ve tanıdık eski bir yüz bekliyor.
Çok ince ama bir o kadar komik espirilerin olduğu eğlenceli ve her yaşa hitap eden tadında bir animasyon.

UP UP UP Higher...

12.02.2010

Dead Poets Society

Sinema kültürü yalnızca vizyon, güncel ve bol bol reklamı yapılmış filmleri izlemek ile kazanılmıyor. Bunu hangi iyi eleştirmene sorsarsanız sorun, tarihte yer edinmiş filmleri de izlemenin şart olduğunu söylerler. Klasik Yeşilcam filmleri dışında siyah beyaz filmleri izlemekten ne kadar zevk alamıyor olsamda en azından bir defaya mahsus izlenmesi gerektiğine inanıyorum. Severek izlediğim tek siyah-beyaz film Johnny Deep'in başrolde olduğu "Ed Wood" filmiydi. Şu zaman kadar 1980lerden fazla geriye gidemedim. Kareler renksizleştikce ben filmden uzaklaşıyorum. Cesaret edip iki saatimi eski Hollywood filmlerine harcamaya kalkışamadım. En son demenem Elizabeth Taylor'ın oynadığı 1963 yapımı "Cleopatra" filmi oldu. Filmin sonunu getiremedim, sıkıntıdan kapadım. 
Bu denemem yaklaşık üç dört sene önce idi. O zamandan beri 80lerden geriye gitmiyorum.
Bahsedeceğim filmin ismini çok öncelerde duymuş olsamda izleme firsatı bulamamıştım. 1989 yapımı filmin başrolünde usta ve çok beğendiğim bir oyuncu Robin Williams oynuyor. Rol arkadaşları Ethan Hawke ve Robert Sean Leonard(şu sıralar House dizisinde oynuyor. House'un yakın arkadaşı rolünde).
Film çok sıkı disiplinli bir lisede geçiyor. Okula yeni katılan Edebiyat öğretmeni John Keating(R.W), kısa zamanda farklı öğretim şekilden ve cana yakın tarzından dolayı öğrencileri (E.H & R.S.L) tarafından çok sevilir. Keating, öğrencilerine kendi isteklerini, dileklerini ne pahasına olursa olsun gerçekleştirmeleri gerektiğini aşılıyor. Filmde öğrencilerin, ailelerinin baskısı ve okulun sıkı kuralları altında kendi arzularını gerçekleştirme çabalarını anlatıyor. 
Oyunculuk kusursuza yakın güzeldi. Konu da oldukça akıcı gelişiyor. Hafif tatlı ve hafif tuzlu ve hafif acı tatta, sıkılmadan ne olacağını merak ederek, sonunu getireceğiniz bir film. Sinema kültürünüze katkı sağlamak için iyi bir tercih.

İyi seyirler

5.02.2010

Lovely Bones

Yaklaşık üç sene önce, Peter Jackson'ın gelecek filmlerini araştırırken, Lovely Bones isimli bir kitap uyarlamasına başladığını öğrendim. Eğer film kitap uyarlaması olacaksa, filmi izlemeden önce kitabı okumak gerekir. Hemen kitabı araştırmaya başladım. Yazar Alice Sebold. Kitabın Türkçe çevirisini almak için kitapçıya gittim, kitabı bulamadım. Özellikle kitabı ayrıca yayınlayan İnklap kitapevine de sordum yok dediler. Özel ister üzerine kitabı merkezden getirmelerini istedim. İki hafta bekledikten sonra kitabı aldım. Türkiye'de pek rabet görmeyen bir kitap olduğu için kitapçılarda getirmiyorlarmış. Kitabın Türkçe ismi Cennetimden Bakarken. İngilizceden kötü bir çeviri belki ama kitabın konusuna uygun bir isim.
Kitabı okumaya başladım. O zamanlarda pek hızlı okuyamıyordum, hatta yavaş okuduğum da sölenebilir. Takribi üç haftada bitirdim. Kitabı çok zevkle ve hevesle okuduğumu söyleyemeyeceğim. Bir kaç bölümü hevesle okuyup, diğer bölümde tıkanıyordum. Bir yavaşlıyor ki çoğu zaman yavaşlıyor, diğer bölümde hareketleniyor. Konu 14 yaşında bir kızın, yan kamşuları olan, sapık bir adam tarafından tecavuz edilip, öldürülmesini ve ölen kızın kendi cennetinden, katilini bulma çabasını anlatıyor. Cennetini anlattığı bölümler hoşuma gitmişti. Bir de sonunda ölmeden önce sevdiği bir çocukla değişik bir yoldan ilişkiye girmesini anlatıyordu. Aklımda nedense o bölümler kalmış :) Gerçi kitaptaki dönüm noktalarından biriydi.
Korsan filmlere karşı olan ben, dün gece Peter Jackson'ın son filmini izlemek için dayanamayıp bir torrent indirdim. Bir de altyazı indirdim. Bu kadar kolay yoldan bir film izlememiştim 3 saat sonra bilgisayarımı taktım TV ye ve net, hasarsız, pürüzsüz, güzel güzel izledim. Emek hırsızı olmak beni çok üzsede izlemiş olmaktan şeref duydum.
Jackson abimiz kitapda ki tecavuzu filme koymamış. Neden koymamış bilemiyorum ama kitap kadar şiddet dolu olmamış. Sadece sapık bir adam var ve sıkıldıkça küçük kızları öldürüyor ve genelde farklı yöntemler kullanıyor. Bir hafta önceden hazırladığı tuzaklara kurbanını kapatıyor orda öldürüp parçalara ayırıyor. Tam sayamadım ama yaklaşık altı tane cinayeti var. 
Oyuncular da idare ederdi. Sapık rolunda Stanley Tucci ama iyi iş çıkarmış. Zaten iyi bir oyuncu ve çoğu oynadığı rolünde üstesinden geliyor. Ölen kızın büyükannesi rolünde de yine iyi bir oyuncu Susan Sarandon. Bu iki oyuncuyu izlerken Susan ile eğlendim ve Tucci ile tatmin oldum(oyunculuğundan). 
Film yavaş ilerleyen bir film fakat izlemenizi tavsiye diyorum. Türü tam bir dram ve korkudur.

Peter Jackson'dan yeni ve kaliteli filmler izlemek ümidiyle...

4.02.2010

Sherlock Holmes


Belki de artık gişe filmleri yapmaktan vazgeçmeleri gerekiyordur. Bu film de ne yazık ki tümüyle başarısız. Yalnızca oyuncular için izlediğimi itiraf ediyorum. Tropik Fırtına ve Demir Adam filmlerinde hayranlıkla izlediğim Robert Downey Jr'ı bile izlerken zevk almadım.
Konu tam tabiri ile yoğurdun kaymağı gibi çok ama çok yüzeysel, basit ve bir o kadar saçma. Üzgünüm ama konu hiç cezbedici değil. Oyuncuların isimlerine ayrıca eski dedektif kahramanın ününe güvenip, çiğ ve manasız bir senaryo yazılmış. Sherlock Holmes'un hiçbir edebi eserini okumadım. Eğer hikayelerinden referans edilerek yazılmış bir senaryo ise Holmes'un hiçbir eserini beğenmeyeceğim demektir. 
Bir Agatha Christie gibi bir polisiye olsaydı keşke. Basit ve faili mechul bir cinayet olsaydı. Gizemli ve ne olduğu belirsiz bir gurup kodoman adam, ölümden döndüğünü idda eden ve kendini sihirbaz sanan adamdan korkuyorlar, Kötü adam dünyayı yönetmek istiyor 'her zaman ki gibi' ve kahramanımız Holmes, kötü kalpli sihirbazın bütün yalan dolanlarını çözüyor. Aferin Holmes'aa :)
Oyunculuk üzerine hiç yorum yapmayacağım çünkü bu kadar saçma bir senaryoyu izlememin tek nedeni onlar. Yönetmen Guy Riche'de inanılmaz tutarsızca film yapan bir yönetmen. Filmlerini ya çok beğeniyorum ya da nefret ediyorum. Sherlock Holmes da nefret ettiğim filmler kolonunda yerini aldı.

Sevgiler

Kanal-i-zasyon

Okan Bayülgen'in televizyon programlarına açımasızca yaptığı parodilerden oluşan bir film. Yayınlanan çoğu programa karşı tepkili iseniz bu filmi izlerken çok güleceksiniz demektir. 
Kanalların reyting için kalitesiz işleri gözü kapalı yapmalarını ve halkında tam bir televizyon maymunu olduğunu da çekinmeden vurguluyor.
Başarılı bir film. Okan Bayülgeni tebrik ediyorum.

House of Night

Bir vampir serisi deyip geçmeyin...




Sürükleyici, bağımlılık yaratan vampir roman serisi olan Gece Evi için Alacakaranlıktan daha kaliteli bir roman olduğunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim.
Serinin şu an için yazılmış altı kitabı var. 2010 Nisan da yedinci kitabı yayınlanacak. Yazar P.C Cast yedinci kitabı bitirdiğini geçen hafta duyurdu ve bu hafta da kitabın kapak resmi belirlendi. Kısacası çıkmasına az kaldı.
Türkçeye çevirisi yaklaşık bir ay sürse Mayıs ayında raflarda göremeyi umut ediyorum.
Alacakaranlıktan kopya çekilmiş bir kitap olarak görmeyin, fantastik ve macera roman tutkunu olan biri olarak, bu seriyi çok daha başarılı buldum.

Serinin kitapları sırasıyla şöyle:
  1. İşaret (Marked)
  2. İhanet (Betrayed)
  3. Seçilmiş (Chosen)
  4. Vahşi (Untamed)
  5. Av (Hunted)
  6. Baştan Çıkarılmış (Tempted)
  7. Yanmış (Burned)  
  8. Çalınmış (Stolen)
  9. Yüklenen (Burdened)
  10. Dokunulan (Touched)
  11. Cloaked (Gizlenen)
  12. Wanted (İstenen)

Kutsanmaya...